PKK-MİT Deşifresi

PKK-MİT Deşifresi
Taha Kıvanç Yazısında…

Taha Kıvanç/Yenişafak

Bir başkadır benim memleketim

Bir dergi “PKK’yı MİT kurdurdu” başlığıyla çıktı geçen hafta. O yetmezmiş gibi, birdenbire, Kesire Öcalan adının merkezinde yer aldığı haberler gazetelere dadandı; Abdullah Öcalan’ın ilk eşi Kesire’nin babası Ali Yıldırım MİT elemanıymış meğer… Kamuoyu tam bunları özümsemeye çalışırken, dün de bir sütunda, “Öcalan’ın PKK’yı evinde kurduğu Pilot Necati” konusu gündeme taşınmasın mı?

Medyayı ve mensuplarını bir an için ‘masum’ olarak görmenizi rica edeceğim. Gerçekten kafaları basmadığı için bu konuları önünü-arkasını düşünmeden yazı veya kapak konusu yapmış olabilirler; Türk medyası öyle sanıldığı gibi IQ’su yüksek, iyi eğitim almış insanlardan oluşmuyor. Bu sebeple, alengirli konuları işleyip duranlara ‘fazla akıllı’ gözüyle bakmanın bir âlemi yok…

Bu sütunun takipçileri ilkemi bilirler: Kendiliğinden masama düşen belgelere ve çaba harcamam gerekmeden öğrendiğim karışık bilgilere ters bakarım ben. Yönlendirme amaçlı ve kötü niyetli bir çaba olarak görürüm bunu. Şimdiye kadar bir kez bile çabasız bir bilgi ve belgeye dayanarak Kulis yazmış değilim. Herhalde bu ilkem bilindiği için, yıllardan beri bana pek yönlendirme amaçlı bilgi ve belge aktarımı girişiminde bulunulmaz.

Her gazeteci benim gibi değildir ve doğrusunu söylemem gerekirse benim gibi olmak zorunda da değildir. Çoğu meslektaş kaynağına güvenerek kendisine gönderileni haberleştirir veya sütununa taşır; ’sayın muhbir vatandaş’ da diyebileceğimiz türden kişiler olmasaydı gazetelerimizin bugünkünün yarısı sayfa sayısıyla çıkması gerekebilirdi. Patronunu sevmeyen muhasebeci, hakkının yenildiğine inanan memur, her konuya ideolojik yaklaşan bürokrat, liderin kuyusunu kazmaya hazırlanan siyasi rakip, hatta haberi zayıf bulunduğu için gazetesinde değerlendirilmeyen muhabir medyamıza ‘kaynak’ teşkil eder…

Bir de tabii ‘bile bile lâdes’ denilen bir ilişki türü var.

Vaktiyle Çetin Emeç’in başında bulunduğu Hürriyet’te “PKK’nın dağ kadrosu yeniden derlenip toplanıyor” başlıklı bir haber çıkmıştı, o toplantıdan çekildiği bildirilen bir fotoğraf eşliğinde… Ertesi gün, o sırada farklı patronu bulunan Milliyet, “Bu bir dezenformasyon” başlığıyla çıktı. Milliyet’e göre, bir gün önce Hürriyet’te yayımlanan fotoğraf yakında yapılmış bir PKK toplantısını resmediyor olamazdı; olamazdı, çünkü o fotoğrafta yer alanların yarıya yakını yıllar önce çatışmalarda hayatlarını kaybetmişti.

İşte o zaman ‘Türk Basın Tarihi’nin en önemli itiraflarından birini okuduk aldatılan gazetenin yayın yönetmeninin kaleminden: “İstihbarat örgütlerinin böyle bir huyu vardır” diyordu rahmetli Emeç, “Büyük kardeşe büyük, küçük kardeşe küçük pay ilkesiyle çalışırlar. Bu sebeple en fazla istihbarat kaynaklı haber bize gelir; ancak kaynağımız olan istihbarat örgütü bu defa bizi yanılttı.”

Ne güzel, değil mi?

“PKK’yı MİT kurdurdu”, “Abdullah Öcalan’ın eşi Kesire’nin babası Ali Yıldırım MİT’çiydi”, ya da “PKK’yı evinde kurduran Pilot Necati MİT’çiydi; Pilot Necati diye bilinen kişinin esas adı İlyas Aydın’dı ve Kızıldere baskınında DHKP-C’cilere ilk erişen kişi de oydu” türü değinilerin şu sırada medyada boy göstermesinin son gelişmelerle ilişkisi mutlaka olmalı, ama ne?

Bu soruyu, cevabını vereceğim için ve cevaba hazırlık olsun diye sormuyorum. Tam tersine, cevabını sizden beklediğim ve vereceğinizden neredeyse emin olduğum bir soru bu. Çünkü 1990′ların başından itibaren, Prof. Muammer Aksoy ile başlayıp Uğur Mumcu’ya, Bahriye Üçok’a, Çetin Emeç’e Ahmet Taner Kışlalı’ya, hatta Necip Hablemitoğlu’na uzanan siyasi suikastlar zincirinin her bir halkasının ardından yazdıklarımı hatırlayanınız mutlaka vardır.

Onları hatırlıyorsanız, sorumun cevabını da biliyorsunuz demektir.

Bugün sizlere vereceğim ipucu şu: PKK gerçekten yok olacaksa, kuruluşu ve sonrasında kurduğu ilişkiler ağı içerisinde yer alan kişiler, örgütler ve kurumlar da ciddi sarsıntılar geçirmeye namzettir. PKK konusunda kesin kararlılık “Nereye kadar giderse gitsin” gözü karalığı olmaksızın gerçekleşemezdi. Hele bir PKK daldan düşsün başka meyveler de onu takip edecektir.

Önceki gün Yeni Şafak’ta çıkan “Kargocu kız DTP yöneticisi” başlıklı haberi kaçırdıysanız bulup okumanızı tavsiye ederim. Kulis tiryakilerini 1990′lara doğru yolculuğa çıkaracaktır o haber. Merak etmeyin, burada konuyu ele alacağım, ama şimdilik şunu bilin: Prof. Bahriye Üçok’a postalanan bombalı paketi teslim alan İstanbul Express kargo elemanıydı Trabzon doğumlu Gülay Calap; kayıplara karışmıştı, şimdilerde DTP’de yönetici olarak ortaya çıkıyor o da…

Ne ilginç bir memleket burası yahu!


14/8/2008 | Kategori: Mit | Yorum ( 0 ) Yorum yaz! Baglanti

MİT’in Yalanları ve Dehşet Gerçekler

 

MİT’in en derin adamı “METE BEY”in yalanları kendi ağzından bir bir ortaya çıktı. Geldik PKK ve Hizbullah’la ilgili yalanlara… Okuyacağınız satırlar çok kritik bilgiler içeriyor..

Şamil Tayyar/Star
MİT’çi Mete Bey de Meclis’i kandırmış

Tam 10 yıl önce TBMM Susurluk Komisyonu, ifadesine başvurmak için MİT görevlisi Mete Günyol’u davet etti. Günyol, 1965-1986 arasında MİT’in İstanbul Bölge ve Dış İstihbarat Başkanlığı’nda aktif olarak çalışmış devlet görevlisiydi.

O tarihte hakkındaki iddia şuydu: Abdullah Çatlı’yı ASALA eylemlerinde kullanmak üzere yurtdışına gönderen ‘Mete Bey’ kod adlı MİT görevlisi. Çatlı’nın eşi Meral Hanım’ın 22 Ocak 1997 günü Susurluk Komisyonu’na verdiği ifade, bu şahıs üzerindeki şüpheleri arttırmıştı.

Meral Çatlı şöyle demişti: ‘Bize Fransa’da Mete Ağabey denilen kişi yardım ediyordu. Bir haftalığına Türkiye’ye geldiğimde de yardımcı oldu. Eşimle birlikte yurda dönünce yine Mete ağabey bize ev temin etti, yurt dışına sahte pasaport ile çıkmıştım. Bu pasaport ile İstanbul’dan uçağa bindirilip Viyana’ya gittim. Mete Ağabey denilen kişinin konuşma ve tavırlarından asker olduğunu düşünüyorum.’

Ve Günyol, 2 Mart 1997 günü Meclise geldi ve şöyle dedi: ‘Ben devletin bazı kişileri ASALA veya PKK’ya karşı kullandığını bilmiyorum. MİT, Abdullah Çatlı gibi insanları operasyonlarda kullanmaz. Abdullah Çatlı, Oral Çelik gibi kişileri tanımam.’

Komisyon Başkanı Mehmet Elkatmış ve üye Fikri Sağlar ısrar ediyor: ‘Mete Bey’ kod adı ile Çatlı’yı yurt dışına çıkaran, pasaport temin eden siz misiniz?’ Mete Günyol’un cevabı: ‘Mete Bey’i tanımam.’

Yani o zaman, ‘O Mete Bey, ben değilim’ diyor. Ya şimdi?

Ercan Çitlioğlu’nun ‘Ölümcül Tahteravalli’ kitabı için konuşan Mete Günyol, 10 yıl sonra bakın ne diyor: ‘Viyana’da bir kahvehanede buluşarak konuştuk. Bize çevreyi bilen, devletle ilişkili olmayan, rahat hareket edebilecek, ülkesine bağlı, çıkarlarını düşünmeyen, ketum insanlar gerekiyordu. Çatlı’nın geçmişini ve dosyasını biliyorduk. Daha ziyade istihbari ve lojistik anlamda görev teklif ettim. Kabul etti.’

Daha sonra? Mete Bey devam ediyor: ‘Fransa’ya yerleşmesini sağladık. Kontrolümüzde iken hiçbir yanlışını görmedim. Görevi bittikten sonra da bir kez görüştüm. Benim gerçek kimliğimi hiçbir zaman bilmedi. Bana ‘Albayım’ derdi, çünkü beni askerlikten ayrılmış sanıyordu.’

23 yıl aktif istihbarat elemanı olarak çalıştıktan sonra MİT İstanbul Bölge Başkanlığı’ndan emekli olan Nuri Gündeş de Susurluk Komisyonu’nda ASALA’yı kendi iç çekişmesinin bitirdiğini açıklamış, Can Dündar’ın NTV’de sunduğu programda derin devlet tartışılırken ASALA’yı kendilerinin bitirdiğini söylemişti.

Cevabını aradığım soru şu: Görevdeyken her türlü yalan mubah ise yapılan resmi açıklamalara nasıl inanacağız?

PKK ve Hizbullah itirafı ne zaman gelecek?

Emekli MİT görevlilerinin bu itiraflarına bakıp da sanmayın ki, sadece Ülkücü gençlik kullanıldı. Yakın tarihimiz PKK ve Hizbullah açısından objektif bir gözle irdelendiğinde daha neler görürüz neler…

O nedenle, AK Parti Diyarbakır eski Milletvekili Cavit Torun’un Eve Dönüş Kanun Tasarısı görüşülürken 23 Temmuz 2003 günü şahsı adına Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmayı çok önemsemişimdir.

Torun, 12 Eylül sonrası Diyarbakır Askeri Mahkemesi’nde görülen PKK davasını anlatırken şu yorumu yapıyor: ‘O günün sanıklarının eylemleri devlete yönelik değildi. İzledikleri strateji, önce diğer Kürt örgütlerini enterne etmekti. Zaten, bir iki yıl içerisindeki çatışmalar sonrasında Rizgari, Ala Rizgari, Kawa, Denge Kawa, Tekoşin, DDKD, DHKD gibi örgütler birer birer ortadan kalktılar.’

Nasıl oldu da bu Kürt örgütleri bir anda PKK karşısında yok olup gittiler? Oysa o güne kadar PKK’nın hiçbir varlık gücü yoktu. Torun şöyle devam ediyor: ‘Bu örgütler, başlangıçta PKK’yı, Kürt hareketini sabote etmek amacıyla kurulmuş derin bir kuruluş olarak değerlendirmişlerdi.’Sonra şu ilginç iddiayı meclis gündemine taşıyor: ‘Abdullah Öcalan’ın eşi Kesire’nin bir MİT ajanının kızı olması bu iddianın delili olarak gösteriliyor, hatta, Kesire’nin doğum yapmak için Bekaa’dan alınarak Diyarbakır Dicle Üniversitesi Hastanesine getirilmesi iddialara değişik bir anlam katıyordu.’Diğer örgütler bir bir ortadan kaldırılırken PKK hortlamıştı. Kimileri için artık ‘kontrolsüz güç’tü.

 

 

Bu kez sahneye Hizbullah çıktı. Torun: ‘Cami önlerinde sakallı kişiler tarafından bantlar çalınmaya başlandı. ‘Marksist-Leninist felsefenin sahibi PKK, Kürt halkını dinsizleştirip, vatansız bırakma mücadelesi veriyor’ diyen Hizbullah örgütü, savaş kararı alıyordu.’

Sonra? Torun’a göre; Kızıltepe, Nusaybin, Derik, Mardin, Diyarbakır, Çınar, Silvan, Batman ve Kurtalan çevresinde PKK’lı bilinen kim varsa vurulmaya başlandı, failleri ise bir türlü yakalanamadı. Diğer Kürt örgütleri karşısında PKK’yı palazlandıran irade, PKK’ya karşı Hizbullah’ı sahaya sürmüştü.

Mahir Kaynak’ın ‘Devlet olan bitenden en geç bir yıl içinde haberdar olur, sonra olayların önüne geçer ve işi kontrol altına alır‘ sözünü hatırlatan Torun, her şeyin derin devletin bilgisi dahilinde geliştiğini ima ediyor.
Bu konuda benim de ciddi şüphelerim var. Doğrusu merak ediyorum; ASALA itirafı tamam, PKK ve Hizbullah itirafı ne zaman gelecek?
aktif haber


14/8/2008 | Kategori: Mit | Yorum ( 0 ) Yorum yaz! Baglanti

Emperyalistler Arasında Sıkışan Türk Burjuvazisi

marksist.org

Burjuvazinin hayal kırıklığı
ABD ve İngiliz emperyalist savaş makinaları Irak halkının üzerine tomahawk füzeleri yağdırırken, Türk burjuvazisinin kalemşorları tozu dumana katmış savaş güdüsüyle dizlerini dövüyorlardı. Çünkü burjuva meclisten savaş tezkeresi geçmemişti ve Türkiye savaşa resmen girmemişti. Günlerce kitlelerin bilincini esir aldılar ve ABD’nin yanında savaşa girdiğimizde neler kazanacağımızı ballandıra ballandıra anlattılar. Efendim, 24 milyar dolarlık bir kredi gelecek, ABD Türk üslerinde girişeceği inşaatlara dolar akıtacak, Türkiye Irak paylaşılırken masada olacak ve savaşın ganimetinden pay alacaktı. Bir düşünün, krizde olan Türkiye ekonomisi krizden çıkacak, milli gelirimiz artacak, yani her şey “çok güzel olacak”tı! Ama, işte olmadı. Yazık, çok yazık!

Tarih yine sürprizini yapmış, gerek burjuvazinin kendi içindeki mücadele, gerekse bir bütün olarak burjuvaziyle işçi sınıfı arasında yürüyen sınıf mücadelesi olgusu olayların gelişimine değişik bir yön vermiştir. Savaş tezkeresine ret oyu veren milletvekillerini işçi sınıfının savaş karşıtı gösterileri ve burjuvazinin iç çatışmaları etkilememiş olabilir mi? Elbette hayır! Büyük burjuvazi ve onun basındaki şürekaları elleri tetikte bekliyorlardı; bir fırsat çıksa da ABD ile TC’yi yakınlaştırsak diye! Hatta TÜSİAD, ABD ve TC arasında arabuluculuğa soyundu, gerginleşen ilişkileri yumuşatmaya çalıştı. Nitekim bu girişimin sonucunda Powell Türkiye’ye geldi; ilişkiler bozulmamıştı ve stratejik ortaklık devam edecekti. Gül, Powell ile görüştükten hemen sonra TC’nin savaş koalisyonu içinde olduğunu açıkladı. Ama hemen arkasından da kıvırdı ve başka bir şeyi kastettiğini belirtti. Burjuvazi için ne hazin bir durum!

Büyük burjuvazi ulaştığı sermaye birikim düzeyi bakımından tam da “ulusal” sınırları aşıp uzak pazarlara ulaşacaktı ki, hayallerini yıkan bir şok dalgasıyla sarsıldı ve kendine geldi. 1 Martta tezkerenin burjuva meclisten geçmemesi kapitalistlerin hayallerini kâbusa çevirdi; Irak’ta önlerine serilen fırsatlar gözlerinin önünden uçup gitti. Çünkü Amerikan emperyalizmi kendi stratejilerini TC olmadan da hayata geçirebileceğini ortaya koydu. Üstelik savaşın mimarı olarak tanımlanan Wolfowitz açmış ağzını, yummuş gözünü ve Türkiye’ye verip veriştirmişti.

Ama burjuvazi tüm bu olanlardan yılmamıştır. Türkiye her durumda, her fırsatta savaş koalisyonunun içinde olduğunu açıklamıştır. Nitekim ikinci tezkere burjuvazinin kendi içindeki çatlak ve çelişkilere rağmen bu yönde atılmış bir adım, burjuvazinin bir niyet belgesidir. Türkiye’nin büyük kapitalistleri kesinlikle savaşın dışında kalmak istememekte ve paylaşımdan karınca kararınca pay almaya çalışmaktadır.

Türkiye burjuvazisinin emperyalistleşme arzusu onu savaş alanına çekmektedir. Ancak savaş, ekonomik,e askeri ve siyasi güç demektir. Türkiye ise ekonomik olarak zayıftır. Yani sermayenin siyasi ufku ile ekonomik gücü örtüşmemektedir. Dolayısıyla da, Türk kapitalistleri emperyal niyetlerini ancak ve ancak uluslararası düzeyde yürüyen emperyalist hegemonya savaşının bir tarafı, bir parçası olmak koşuluyla gerçeğe dönüştürebilirler. AB’ye girerek entegrasyon sürecini derinleştirmek ve Avrupa pazarlarına ürünlerini rahat satmak isteyen burjuvazi, başka bir taraftan da kendi bölgesinin hegemon gücü olmak istemektedir. Bu ise, Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya kadar olan bölgeyi kendi hegemonyasına almak isteyen ABD emperyalizminin şemsiyesi altına girmekle mümkündür. Lakin, iki taraflı bir oyunu burjuvazi sonuna kadar götüremez ve er geç bir tarafta netleşmek zorundadır. Nihayetinde bu durum Türkiye burjuvazisini giderek sıkıştırmakta ve Türkiye emperyalist hegemonya mücadelesinin ortasında kalakalmaktadır. Türkiye burjuvazisinin kendi kapitalist çıkarları ile emperyalistlerin çıkarları çakışmadığı ölçüde Türkiye mengeneye sıkışmaktadır. Kıbrıs ve Kürt sorunu bu bağlamda Türk burjuvazisinin canını yakan sorunlarken, emperyalistler için şantaj malzemeleridir.

Fakat burada bir noktayı aydınlatmak gereklidir. Emperyalist sistem içinde çıkarlar hangi tarafla çakışırsa sermeyenin devleti de o tarafa yönelir, ilişkiler geliştirir. Bugün Türk burjuvazisinin emperyalistleşme niyetlerine ABD olanaklar sunarken yarın AB bu olanağı sunabilir. Bu durum sürekli bir değişkenlik gösterir. Öyle ya, AB’ci olan ve Kıbrıs konusunda “güvercin” tutumu takınan büyük burjuvazinin Irak savaşında “şahinleşerek” ABD emperyalizmine yakınlaşmasının başka ne anlamı olabilir?

Wolfowitz’in konuşması ne anlama geliyor?
ABD emperyalizmi emperyalist hiyerarşideki yerini sağlamlaştırmak için uzun soluklu bir savaş başlatmış bulunuyor. ABD emperyalizmi dünya ekonomisinin kalp spazmları geçirdiğinin ve kendi konumunun sarsıldığının gayet iyi farkındadır. ABD, krizden ne zaman çıkacağı belli olmayan dünya ekonomisine şok müdahalelerde bulunmaya çalışıyor. Savaş bu temelde dünya kapitalizmini ve ABD emperyalizmini kurtarma harekâtıdır.

Ancak unutmamalıyız ki, emperyalist sistem aynı zamanda emperyalist ve kapitalist devletlerin kıyasıya rekabet ettiği, hiyerarşinin üst basamaklarına çıkma mücadelesinin verildiği anarşik bir sistemdir. İşte ABD emperyalizmi bir taraftan dünya ekonomisinin derinleşen krizini, öte taraftan emperyalist hiyerarşideki çatlakları görmekten ve AB’nin yanı sıra, Japonya, Rusya, Çin gibi ülkelerin karşısına dikilmesinden dehşete düşmektedir. Tarihsel eğilim ABD’nin yerinin ne olduğunu ortaya koyduğunda saldırganlık ve çılgınlık dizgin tanımamaktadır. ABD emperyalizmi dünyayı kendi hegemonyasının demir yumruğu altına alarak ve rakiplerini bertaraf ederek, sistemin krizlerinden bir proleter dünya devrimi doğmasını engellemek istemektedir. Ama bu beyhude bir çabadır; kapitalist sistemin anarşik doğası sorunsuz bir toplumsal-ekonomik yapıya müsait değildir.

ABD emperyalizmi önüne koyduğu hedefler ve stratejiler bakımından her ülkeye bir rol, bir misyon biçmektedir. ABD’ye göre müttefik ülkeler var ve bunlar çantada keklik, bir de hizaya getirilecek ülkeler var ve bunlar düşman! Türkiye bu bağlamda ABD’nin müttefikleri içinde yer tutmaktadır. Balkanlar, Orta Doğu, Kafkasya üçgeninde oturan Türkiye’ye biçilen rol, ABD stratejisinin içinde önemli bir yer tutmaktadır ve hedef uzun vadeli hesaplanmıştır. Türkiye bu strateji içinde, bölgede orta büyüklükte bir devlet ama, süper silahlı bir güç ve etkin kabiliyetli vurucu unsur olarak yer almaktadır. ABD’nin hegemonyasının dünya üzerinde yeniden tesis edilmesinin ve toplumların militarist bir tarzda baskı altına alınmasının Kafkasya bölümünde merkezi bir güç! ABD, Irak savaşında Türk egemenler görevlerini yapmadı diye oldukça kızmıştır; adeta hayal kırıklığı içinde TC’ye köpürmektedir.

Zira Türkiye gibi devletler ABD’nin oluşturduğu savaş koalisyonu içinde ekonomik, askeri ve siyasi olarak tam bir entegrasyon sağlamak zorundalar. Dünyanın ABD hegemonyası altında yeniden dizayn edilebilmesi için çatlak seslerin susturulması gerekmektedir. Merkezkaç güçlerin oluşması genel stratejiyi bozmakta ve dünya hegemonyasının ABD lehine oluşmasına zarar vermektedir. Çünkü yukarıda da değindiğimiz üzere kapitalistler ayrı ayrı çıkarlara sahiptirler ve tarihsel süreç bu çıkarları etkileyen birçok etmenin varlığını gözler önüne sermektedir.

ABD ile Türkiye arasında başlayan “sürtüşme” bu tarihsel perspektifle okunmalıdır. ABD emperyalizmi Türkiye’nin kendisine mutlak surette tâbi olmasını, ona biçtiği misyon çerçevesinde davranmasını isterken, Türk burjuvazisi tarihsel mirasını da arkasına alarak kendi bağımsız çıkarlarının hayat bulmasını arzulamaktadır ve çizilen sınırların dışına çıkmak istemektedir. Osmanlı’dan gelen emperyal gelenek TC’nin zihninde hülyalar yaratmakta ve geleceğe ilişkin düşler kurmasını sağlamaktadır. Bu ise birçok çelişkinin bir araya gelmesine ve burjuvazi içinde bir zıtlaşmaya ve sürtüşmeye yol açmaktadır. Yani burjuvazi de kendi içinde homojen bir örgütlenmeye sahip değildir. Aynı şekilde, ABD ve Türk sermayesi arasında da bir sürtüşmenin yaşandığı gözlemleniyor. Yukarıda değindiğimiz konuya daha genişçe bakalım.

Burada birkaç olgu iç içe geçmekte ve gelişen olaylara değişik bir yön vermektedir. Birincisi, Türk büyük burjuvazisi AB’ye girmek isterken, AB karşıtı bir başka sermaye cephesi bulunmakta ve bu cephede mevzilenenler ulus-devletin korunmasını arzulamaktadırlar. Ordu, AB’ye entegrasyon sürecinde siyasi olarak zayıflayacağından ve iktidardaki ağırlığını yitireceği endişesiyle, ikinci kesimin mevzilerinden sesini yükseltmektedir. Lakin bu değişmez değildir.

İkincisi, tekelci sermeye bölgede hegemonik bir güç olarak şekillenmek istiyor, bunun için ABD’ye yakınlaşıyor. Ulus-devletinin siperlerine sığınan sermayedarlar da böylesine bir niyet beslemelerine rağmen, ekonomik ve siyasi olarak kendilerine güvenmiyorlar, ulus-devletlerinin parçalanacağından korkuyorlar.

Üçüncüsü, Kıbrıs ve Kürt sorununda da burjuvazi yekpare davranmamaktadır. Birinci kesim AB’ye yakınlaşmak için Kıbrıs’ı gözden çıkartmaya yatkınken, ikinci kesim Kıbrıs’ı elde tutmaya çalışmaktadır. Ordunun tavrı ise ikinci kesimden yanadır. Fakat ABD, Kıbrıs’ta Türk tezini desteklemek için Türkiye’nin kendi yanında savaşa girmesini ve Kürt sorununda esnek olmasını istemektedir. Bu ise burjuvazinin, özellikle ikinci kesimini çıldırtmakta ve sıkıştırmaktadır.

Dördüncüsü, burjuvazinin iki kesimi de Kuzey Irak’a girmekten yanadır. Ama birincisi ABD’nin şemsiyesi altında stratejik konumunu da pazarlayarak “uzaklara” açılmak isterken, ikinciler bir Kürt devletinin kurulmasının önünün alınmasını amaçlamaktadırlar. Savaş konusunda BM ve AB’ye yakın bir tutum takınmaktadırlar. Ordu savaşa aktif olarak girmenin neler getirebileceğini öngöremediğinden statükoyu korumayı seçmiştir. Fakat bu, Orduya göre ancak savaşın içinde olmakla mümkündür. Yani savaşa girilecek ama bir Kürt devletinin kurulması engellenecek ve ABD ile ilişkiler bozulmadan stratejik ortaklık devam edecek; mevcut dengeler Türkiye aleyhine bozulmayacak. Ordunun tezkere mecliste reddedildikten sonra yaptığı açıklamalar bu yöndedir. Bu, karışık bir stratejik öngörü olabilir, ancak Türkiye’nin nasıl bir çelişkiler yumağı içinde olduğunu göstermektedir.

Beşincisi, ABD Türk büyük burjuvazisinin kendi yanında savaşa girmesini desteklerken, bu kesime Kürt sorununa geniş bir ufukla yaklaşmasını öğütlemektedir. Türk ordusunun Kuzey Irak’a girmesine kesinlikle karşıdır. ABD, Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya uzanan hat üzerindeki stratejisini herhangi bir faktörün bozmasını kesin suretle istememektedir. Dolayısıyla da şöyle bir tutum almaktadır: “Benim çizdiğim sınırlar ve isteklerim içinde savaşa evet! Senin çıkarların benim yanımdadır. Ama, benim stratejimin yara alacağı merkezkaç güç oluşturmaya hayır! Sana sunduğum fırsatları iyi değerlendirmiyorsun! Bana ters düşersen her şeyi burnundan fitil fitil getirim!”

Tüm bu etmenler bir araya geldiğinde Türkiye sıkışmakta ve sermeyenin her kesiminin devleti TC, denge politikasının ve statükonun devamından yana tavır koymaktadır. Sermeyenin kendi içindeki çatlakları ve siyasi ufku ile ekonomik durumunun örtüşmemesi onu böylesine bir çıkmaza itiyor. 1 Martta birinci tezkerenin reddedilmesi ve sonrasındaki gelişmelere bağlı olarak ikinci tezkerenin onaylanması böyle bir çıkmazın ve çelişkinin ürünüdür.

Wolfowitz’in ve Grosman’ın konuşmasının anlamı, işte yukarıda saydığımız denge politikasına ya da çelişkilere bir son verip TC’yi yanlarına çekme isteğidir. ABD stratejisinin, hedefine dosdoğru ve sorunsuz ilerlemesidir. Bunu ise tehdit ve azarlama yoluyla yapmaktan geri durmuyorlar. Wolfowitz’in konuşmasında iki nokta öne çıkıyor: birincisi, büyük sermayeye sesleniyor ve çıkarlarının ABD’nin yanında olduğunu söylüyor. Wolfowitz bu kesimin şöyle düşünmesini istiyor: “Amerikalılarla beraber değerlendireceğimiz bir fırsat var. Bu fırsata katkıda bulunabilmek için elimizden geleni yapmalıyız.” İkincisi, orduyu eleştiriyor ve büyük sermeye kesimi ile AKP’yi statükocu ulusalcı sermeye ile orduya karşı kışkırtıyor. “Ordu, hangi nedenle olursa olsun, o önemli ve de oynamaları gereken liderlik konumuna tam olarak sahip çıkmadı…”

Wolfowitz AKP’yi Orduya karşı desteklemekten de geri durmuyor. “Türk parlamentosunda sadece yeterince çoğunluğu sağlayamadık diyelim, ya da geçiremediler, onaylamadılar diyelim” diyor. Burada öne sürülen ve suçlanan, liderlik görevini oynamayarak tezkerenin onaylanmasına yardımcı olmayan Ordudur. Hatta Ordunun statükocu tutumunun kırılması ve denge politikasının son bulması için uluslararası düzeyde faaliyet gösteren İngiltere kökenli IISS (düşünce kuruluşu), “Ordu AKP hükümetine karşı darbe yapabilir” açıklamasında bulunarak uluslararası arenada Orduyu sıkıştırmak istemiştir.

Sonuç itibariyle, Wolfowitz Türkiye’yi savaşın bir parçası olarak, savaşın içinde tutmaya çalışıyor. ABD, Türk burjuvazisini sıkıştırmak için kendilerinden özür dilemesini istemekten bile geri durmuyor. Wolfowitz ilk önce TC’nin “kıçına” sopayı indiriveriyor ve dönüp önüne bir parça havuç atıyor. Olmadı, Powell devreye giriyor ve havuç-sopa oyunu yumuşayarak devam ediyor. Ee, emperyal niyetler besleyip bunu da emperyalistler arası denge politikalarına indirgemek, parçalanmış burjuvazi için hiç de kolay olmasa gerek!

Fakat Türkiye burjuvazisi, Wolfowitz’in konuşmasını, Tanrının sesini duymuş ya da babasını gözden yitiren çocuğun babasını görmesi gibi sevinç çığlıklarıyla karşılıyor. Burjuvazinin kalemşorları köşelerinde, “peygamberlerinin” azarlayan bir tarzda da olsa el uzatmasıyla yeniden imana geldiler. ABD’nin kızdırılmaması ve öfkesinin geçmesinin beklenmesi için adeta bir “milli birlik” politikasının oluşturulması gerektiğinden dem vuruyorlar. Wolfowitz’in konuşması burjuvazinin yüreğine su serpmiştir. Burjuvazi Wolfowitz’in ve Grosman’ın sözünü ettiği çabanın bir parçası olmaya oldukça heveslidir, yeter ki bir fırsat verilsin!

Şunu söyleyebiliriz ki, emperyalist savaş devam edecektir ve Irak bu savaşın yalnızca duraklarından biridir. Önümüzdeki süreçte bu coğrafyada oldukça önemli değişiklerin meydana gelmesi mutlaka beklenmelidir. Türkiye’nin denge politikası uzun süremez. Bu politika savaşın gelişimine bağlı olarak mutlaka parçalanacaktır. Ama ABD lehine, ama AB lehine… Türk burjuvazisinin iç çatışmasının birisinin lehine çözülmesi de beklenmelidir. Burada Ordunun tavrı oldukça önemlidir. Zira ordunun 29 Mayısta AB’yi destekleyen bir konferans vereceğinin günler öncesinden basına yansıtılmasının acaba başka ne anlamı var?


14/8/2008 | Kategori: Türk Burjuvazisi | Yorum ( 0 ) Yorum yaz! Baglanti

Ülke toprakları satılıyor mu?

Ülke toprakları satılıyor mu?
Kurtuluş Savaşı’nda dökülen kanlarla işgalcilerden kurtarılan vatan toprağı bugün birer birer yabancılara satılıyor.
Türkiye’de yabancıların mülk edinebilmesi amacıyla dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından yapılan düzenlemelerin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesine rağmen, 17 yıl sonra Ak Parti Hükümeti tarafından bu uygulama daha ağır bir biçimde yürürlüğe konuldu. Yabancı şahısların ve ticari kuruluşların Türkiye’den toprak ve mülk almaları kolaylaşırken, olayın boyutunun nerelere gideceği ise belirsiz. Mayıs 2004’te yapılan araştırma sonuçlarına göre, yabancıların eline geçen topraklarımızın toplam büyüklüğü 323 milyon 737 bin 215 metrekare. Yabancıların en çok mülk almak için tercih ettikleri il sıralamasında ise İstanbul birinci, Antalya ikinci durumda. Türkiye’de yabancıların mülk edinmesine ilişkin girişimler Turgut Özal dönemine kadar gitmektedir. Dönemin Başbakanı Turgut Özal, Bakanlar Kurulu Kararı ile yabancılara istedikleri kadar mülk edinmelerini sağlayan düzenlemeler getirmişti. Fakat bu düzenlemeler Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Dünyada yetişen 11 bin bitki çeşidinin 3 bin 100’ü yalnızca bizim ülkemizde yetişmektedir. Tüm Avrupa’da ise 12 bin dolayında bitki mevcuttur. Irak, Suriye, İsrail, Ürdün gibi ülkelerin bitki çeşitliliği sadece Avanos Dağları’na eşittir. Türkiye aynı zamanda başta buğday, arpa, yulaf, çavdar, nohut, mercimek, asma, elma, armut, ayva, zeytin, vişne, kiraz ve daha birçok tarım ve kültür bitkilerinin merkezi konumundadır. Bu özellikleriyle Türkiye coğrafyası yabancıların iştahını kabartmaktadır. İsrail’in Güney Doğu Anadolu Bölgesi’ni vaadedilmiş topraklar olarak gördüğü bir gerçektir. 2003’te çıkarılan ’'Yabancıların mülk edinmesine izin veren yasa’', İsrailli’lerin GAP Bölgesi’ne akın etmesine neden oldu. Yasa çıkmadan önce 200 bin dönüm araziyi kullanan İsrailliler, 2003 yılında çıkan yasayla 450 bin dönüm arazi satın aldı. Türkiye’de birbiri ardınca Avrupa Birliği uyum yasaları çıkarılırken, IMF ve Dünya Bankası’nı, dolayısıyla ABD’yi memnun etmek için sürekli mevzuat değişiklikleri yapıldı ve de yapılmaya devam ediyor. Bütün bu yasalar, Batı karşısındaki her girişim gibi büyük bir telaş ve aceleyle, getirisi götürüsü hesaplanmadan yangından mal kaçırır gibi çıkarıldı. Bu günlerde Türkiye gündemini en çok meşgul eden konulardan bir tanesi de yabancılar Türkiye’de toprak ve mülk edinmesiyle ilgili düzenleme. Yabancı şahıs ve şirketlerin toprak ve mülk edinmesi yeni çıkarılan bu düzenlemeyle daha da kolaylaşırken, akla vatan toprakları satılıyor mu sorusunu getiriyor? Türkiye’de toprak edinmenin tarihçesi Türkiye’de yabancıların mülk edinmesine ilişkin girişimler Turgut Özal dönemine kadar gitmektedir. Dönemin Başbakanı Turgut Özal, Bakanlar Kurulu Kararı ile yabancılara istedikleri kadar mülk edinmelerini sağlayan düzenlemeler getirmişti. Fakat bu düzenlemelerin Anayasa Mahkemesi’nin 13.6.1985 tarihli ve E.1984/K.1985/7 sayılı kararı ile iptal edilmesi üzerine, bu kez 22.4.1986 tarihli ve 3278 sayılı yasayla yapılmak istenen düzenlemeler de Anayasa Mahkemesi’nin 9.10.1986 tarihli ve E.1986/18, K.1986/24 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Kararda, “Ülkede yabancının arazi ve emlak edinmesi salt bir mülkiyet sorunu gibi değerlendirilemez. Toprak devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesidir. … Satışın yabancı ülke uyruğundaki gerçek kişilere yapılması halinde, satılan toprakların gerektiğinde geri alınabilmesi olanağının varlığına güvenilemez. Yabancının her an kendi devletinin himayesinde olduğu dikkate alındığında böyle bir yola başvurulmasının devletler arası çetin sorunlara yol açması kaçınılmazdır” denmektedir. Anayasa Mahkemesi yabancıların taşınmaz mal edinmelerini Anayasa’ya aykırı bulmuş ve iptal etmiştir. Ancak, AB Uyum Yasaları çerçevesinde Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz (DSP-MHP-ANAP) koalisyon hükümeti ile Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan (A.K.P.) hükümetleri zamanında yabancılara Türkiye’de toprak edinme hakkı tanıyan uyum yasalar sayesinde toprak satışları da başlamıştır. AKP Hükümeti, Anayasa’nın iptal kararından 17 yıl sonra daha ağır düzenlemeler getirmiştir. Bu kez yabancı şirketlere de toprak edinme imtiyazı tanınmaktadır. Köy Kanunu’nun değiştirilmesiyle artık bir köy tamamıyla yabancıların eline geçebilecek. 442 Sayılı Köy Kanunu’nun 87. Maddesi; “T.C. Tabiiyetinde bulunmayan gerek şahıslar gerekse şahıs hükmünde olan cemiyet ve şirketlerin köylerde arazi ve emlak almaları yasaktır” şeklinde idi. AKP hükümeti bu maddeyi kaldırdı ve yabancılara köy sınırları içinde de 300 dekara kadar toprak sahibi olma imtiyazı tanıdı. Öte yandan; 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu’nun 10. Maddesi ile, 6326 sayılı Petrol Kanunu ile, 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu’nun 8/E maddesi ile, 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun 3236 sayılı kanunla değişik 5. Maddesi ile, 4389 sayılı Bankalar Kanunu ile, 2762 sayılı Yabancı Vakıflar Kanunu ile de yabancılara taşınmaz mal edinme hakkını daha da genişletmiştir. 442 Sayılı Köy Kanunu’nun 87. Maddesinin değiştirilmesiyle yabancıların mülk edinmesi konusunda sanki bir sınırlama getiriliyormuş gibi 30 hektar rakamı dillendirilmektedir. Oysa yapılan değişiklik dikkatle incelendiğinde yabancılara sınırsız taşınmaz mal edinme hakkı tanındığı rahatlıkla anlaşılır. Örneğin; bir köy sınırları içinden her hangi bir yabancı ülkenin çok sayıda vatandaşı ve ticari şirketi toprak satın alabildiği gibi değişik ülkelerden çok sayıda kişi ve ticaret şirketi de toprak satın alabilir. Böylelikle bir köyün tamamının yabancıların eline geçmesi mümkündür. Yabancılar neden Türkiye’deki toprakları tercih ediyorlar? Türkiye bitki örtüsü bakımından “Altın Hilal” bölgesinde bulunmaktadır. - Ülkemizde yetişen 11.000 bitki çeşidinin 3100’ü yalnızca bizim ülkemizde yetişmektedir. - Tüm Avrupa’da ise 12.000 dolayında bitki mevcuttur. - Irak, Suriye, İsrail, Ürdün gibi ülkelerin bitki çeşitliliği sadece Avanos Dağları’na eşittir. Türkiye aynı zamanda başta buğday, arpa, yulaf, çavdar, nohut, mercimek, asma, elma, armut, ayva, zeytin, vişne, kiraz ve daha birçok tarım ve kültür bitkilerinin merkezi konumundadır. Bu bitkilerin yabani ataları ülkemizde yetişmektedir. Bu özellik bioteknolojik açıdan da büyük öneme sahiptir. Türkiye bitki zenginliğinin başlıca nedenleri şunlardır: 1. Coğrafi konum; 2. Topoğrafik ve iklimsel özellikler; ülkemiz üç farklı bitki bölgesinin kesim noktasında bulunuyor. 3. Jeolojik ve toprak özellikleri; 4. Kuzey yarı kürede gerçekleşen buzul hareketlerinden Anadolu’nun çok daha az etkilenmiş olması. Bütün bu etkenler aynı zamanda yeni türlerin oluşumuna da zemin hazırlamaktadır. Hangi ülkeler nerelere talip? İsrail’in Güney Doğu Anadolu Bölgesi’ni vaadedilmiş topraklar olarak gördüğü bir gerçektir. 2003’te çıkarılan ’'Yabancıların mülk edinmesine izin veren yasa’', Yahudilerin GAP Bölgesi’ne akın etmesine neden oldu. Yasa çıkmadan önce 200 bin araziyi kullanan Yahudiler, 2003 yılında çıkan yasayla 450 bin dönüm arazi satın aldı. Bu elbette göz ardı edimeyecek bir rakam. Üstelik satın alınan bu arazilerin tapu kayıtlarının da gizli olduğu ifade edilmesi ayrı merak konusu oluşturuyor. Türkiye’nin her bir yanını Yunanlılar, İngilizler, Almanlar, Fransızlar, Hollandalılar da Ege ve Akdeniz kıyılarında adeta gayrimenkul edinme yarışına girdi. Türkiye’de satılan sadece GAP bölgesi toprakları değil, turistik kıyı kesimlerinde de gayrimenkuller parsel parsel satılıyor. Gayrimenkul satın alan yabancılarda ilk sırayı Yunanlılar ve Almanlar alıyor. Bunları İngilizler, İsrailliler ve Araplar takip ediyor. İrlanda, Danimarka, Finlandiya, Belçika, Norveç gibi ülkelerin de 1 yılda gözle görülür bir biçimde Türkiye’de mülk edindikleri belirlendi. Gayrimenkul alan yabancıların özellikle Ege, Marmara ve Akdeniz kıyı kesimlerini tercih ediyor. Türkiye’de gayrimenkulü olan yabancıların üçte birini (yüzde 33.4) Yunanlılar oluşturuyor. Halen Türkiye’de 14 bin 459 Yunan vatandaşının 12 bin 557 taşınmazı bulunuyor. 10 bin 827 adet gayrımenkule sahip 11 bin 750 Alman vatandaşı ise Türkiye’de mülk ediniminde Yunanlıları izliyor. Üçüncü sırada Suriyeliler yer alırken, Türkiye’de mülkü bulunun yabancılar listesinde İngilizler üst sıralarda yer alıyor. 5 bin 258 İngiliz’in 4 bin 101 taşınmazı bulunuyor. Yabancılar özellikle sahil kesimlerini tercih ediyor. En gözde iller ise Antalya, Muğla, Aydın ve Balıkesir. Fransızlar, Nevşehir’e büyük ilgi gösterirken, Uçhisar İlçesi’ndeki Tekelli Mahallesi’ni adeta satın aldıkları ortaya çıktı. Mülk Edinme Yasası, yabancıların Türkiye topraklarını turizm bahanesiyle parsel parsel aldıklarının en çarpıcı örneğini ise Fransızlar’ın Uçhisar İlçesi’ndeki Tekelli Mahallesi’nde satın aldıkları binalarla burayı, “Fransız Köyü” haline getirmeleri oldu. Toprak işgalinin bilançosu 27 Mayıs 2004 tarihi itibari ile yabancıların eline geçen topraklarımızın toplam büyüklüğü 323 milyon 737 bin 215 metrekare. Yabancılar en çok İstanbul ve Antalya’da mülk satın alıyorlar. Onları sırasıyla Bursa, İzmir, Muğla, Aydın, Mersin, Gaziantep, Balıkesir… gibi iller izliyor. Yaklaşık olarak 150 bin yabancı, 1 milyon dekara yakın toprak satın almış durumda. Türkiye’de en çok toprak satın alanlar Fransızlar, Suriyeliler, İsrailliler ve Amerikalılardır. Yaşanan bütün bu gelişmeler içten içe Türkiye toprakları elden çıkartılıyor mu sorusunu akla getirirken, Kurtuluş Savaşı’nda atalarımızın kanlarıyla sulanan vatan topraklarının elden çıkartılmasının nereye karar süreceğini gelecek günler gösterecek. TABLO Yabancılara Satılan Mülk Sayısı 1-20 Arası : Ardahan 1, Bilecik 1, Karabük 1, Adıyaman 2, Artvin 2, Kars 2, Kırıkkale 2, Niğde 2, Şanlıurfa 2, Bolu 3, Kütahya 3, Malatya 3, Batman 4, Burdur 5, Kastamonu 5, Rize 5, Şırnak 5, Afyon 6, Kırşehir 6, Ordu 9, Sivas 9, Tokat 10, Uşak 10, Bartın 15, Diyarbakır 14, Denizli 16, Iğdır 6, Düzce 17, Amasya 18. 21-100 Arası: Zonguldak 21, Sinop 23, Aksaray 27, Isparta 27, Giresun 30, Çorum 31, Kayseri 34, Kırıkkale 37, Trabzon 52, Tunceli 52, Eskişehir 55, Elazığ 60, Yozgat 61, Konya 62, Kahramanmaraş 64, Çankırı 75, Çanakkale 95. 101-500 Arası: Samsun 125, Edirne 136, Nevşehir 169, Sakarya 185, Tekirdağ 247, Adana 264, Mardin 359. 1001-5000 Arası: Mersin 1065, Aydın 1767, Muğla 3479, İzmir 3930, Bursa 4355. 5001-10000 Arası: Antalya 6849, İstanbul 9522
http://www.baremdergisi.com/news_detail.php?id=72


14/8/2008 | Kategori: Satılan Topraklar | Yorum ( 0 ) Yorum yaz! Baglanti

Karikatür Ararken Bunu Buldum:D


8/8/2008 | Kategori: Komik | Yorum ( 0 ) Yorum yaz! Baglanti

<<Önceki Sayfa |1/24|Sonraki Sayfa>>

!--OnlineZiyaretci.com kodu baslangici--> site ekleevden eve nakliyat kralpanel.Com
Get your own Chat Box! Go Large!

Aşağıdaki html kodu bloglarımıza/web sitelerimize kopyalayarak herkese, TÜRKİYE'NİN EN ACI GERÇEKLERİNİ HAYKIRALIM. VE VATANIMIZA SAHİP ÇIKALIM




The Armenian Genoocide Lie